Tarihî Dönemi ve Hayatı
Şeyh İzzeddin Ebû Hamra (1210-1278), 13. yüzyılda yaşamış bir İslam âlimi, mutasavvıf ve seyyid bir zattır . 607 Hicrî yılında (1210 M.) Irak’ın güneyinde, Bağdat yakınlarındaki Ümmü Ubeyde köyünde doğdu . Doğduğu yer, büyük sûfî Ahmed er-Rifâî’nin dergâhının bulunduğu köydür ve İzzeddin, Ahmed er-Rifâî’nin öz kardeşi İsmail’in torunudur . Gençlik yıllarında ilim ve tasavvuf eğitimini babası ve ailesinden aldı . Şafiî mezhebine mensuptu ve ehl-i sünnet akidesine bağlıydı .
İzzeddin Ebû Hamra, 40’lı yaşlarına kadar memleketinde irşad faaliyetlerini sürdürdü. 1258’de Moğolların Bağdat’ı istilâ ederek Abbâsî halifeliğini yıkması üzerine bölgedeki büyük tahribata şahit oldu . Moğollar; Bağdat yanında Halep, Şam, Diyarbakır, Ruha (Urfa) gibi şehirleri de harap etmiş, halkı katletmişti . Bunun üzerine İzzeddin Ebû Hamra, 1258’den sonra ailesini ve müridlerini alarak Suriye (Bilâdü’ş-Şâm) topraklarına göç etti . Bu göç esnasında kardeşi Seyyid Na‘îm de yanında bulunmaktaydı . Moğol istilâsına karşı bölgede direnişi teşvik eden Şeyh İzzeddin, Arap aşiretlerini cihada çağırdı . Nitekim rivayete göre 1260 yılında Ayn Câlût Muharebesi’nde Memlük Sultanı Kutuz ve kumandan Baybars’ın ordusunda, akrabaları ve aşiret mensuplarından oluşan birliğin başında savaşa katıldı . Ayn Câlût zaferi ile Moğollar Şam diyarından geri püskürtülmüştür. Bu mücadeleden sonra İzzeddin Ebû Hamra, Şam bölgesinde Hama ve Humus civarına yerleşerek irşad faaliyetlerine devam etti . Özellikle Humus’un Salamiye yöresinde kaldığı köyü bir ilim merkezi haline getirmiş, buraya “el-Nahda” (uyanış) ismi verilmiştir . Ömrünün sonuna dek burada talebe yetiştiren İzzeddin Ebû Hamra 677 Hicrî’de (1278 M.) vefat etti . Defnedildiği köy, kendi adıyla “İzzeddin Köyü” olarak anılmaya başlanmış olup günümüzde Suriye’nin Humus iline bağlıdır .
Tarikatı ve Coğrafî Etkisi
Şeyh İzzeddin Ebû Hamra, Rifâî tarikatına mensup olup, aynı zamanda ailesinin köklü manevi mirasını taşımıştır. Dedesi İsmail es-Salih, Rifâîyye tarikatının pîri Ahmed er-Rifâî’nin kardeşi olduğu için, İzzeddin Ebû Hamra Rifâî aile silsilesinden gelmekteydi . Kendi döneminde Rifâî tarikatının şeyhliğini üstlenmiş, irşad postunda bulunmuştur . Bazı kaynaklar, onun hem Kadiri hem Rifâî yollarına mensup olarak anıldığını, yani Abdülkadir Geylânî’nin tasavvuf geleneğine de bağlı olduğunu belirtir. Bu nedenle kendisine “Kâdirî-Rifâî” unvanıyla da hürmet edildiğine dair yerel rivayetler vardır . Bununla birlikte ana çizgi olarak Rifâîyye meşrebini temsil ettiği, hatta kendi zamanında bu tarikatta lider konumda olduğu vurgulanmaktadır .
İzzeddin Ebû Hamra, ilim ve irfanı yaymakla meşgul bir hayat sürmüştür. Şam ve çevresine yerleşip halkı aydınlatırken, ünü kısa sürede etrafa yayılmış; binlerce talebe ve mürit kendisinden feyz almıştır . Kaynaklarda 60 bin kişiye varan bir mürid halkasından bahsedilir . Tasavvufî yaşayışı zahidâne idi; uzun yıllarını ibadet, zikir ve teheccüd ile geçirdiği, bir velî olarak çeşitli keramet ve menkıbelerinin dillerde dolaştığı nakledilmiştir .
Şeyh İzzeddin’in etkisi, yaşadığı dönemle sınırlı kalmamış, Osmanlı dönemi de dâhil olmak üzere sonraki yüzyıllarda devam etmiştir. Onun manevi nüfuzu özellikle Arap ve Kürt coğrafyalarında hissedilmiştir. Suriye, Irak ve Ürdün bölgelerinde aşiretler ve aileler üzerinde tasavvufî önderliğiyle iz bırakmış; Güneydoğu Anadolu’da (Mardin, Urfa, Diyarbakır havalisi) tekke ve zaviyeler vasıtasıyla halkı irşad eden halifeler yetiştirmiştir. Nitekim Osmanlı devrinde Urfa’daki Rifâî tekkelerinden birinin postnişini olan Seyyid Abdullah (Ebu’d-Derdâ) Efendi’nin, “Şeyh el-Hayevânîn Ebû Hamra” namıyla anılan silsile şeyhinin halifesi olduğu kaydedilir . Bu şahıs daha sonra Diyarbakır’a gelerek irşada devam etmiş ve orada vefat etmiştir . Bu kayıtlar, İzzeddin Ebû Hamra’nın açtığı tasavvuf yolunun Diyarbakır ve civarında da sürdüğünü gösterir. Keza Mardin Ömerli (Eydo) Kayaüstü Köyü’nde bulunan Şeyh Seyyid Hacı Ramazan Türbesi, bölgedeki Rifâî–Naîmî geleneğinin önemli ziyaretgâhlarındandır . Bu tür yapılar ve ocaklar, İzzeddin Ebû Hamra evlatlarının ve haleflerinin Osmanlı coğrafyasındaki faaliyetlerine işaret etmektedir.
Ailesi ve Şeceresi
Şeyh İzzeddin Ebû Hamra, soylu bir seyyid ailesine mensuptur. Babası Seyyid Ahmed es-Sağîr, annesi ise Seyyide Saîde binti Osman Seyfeddin er-Rifâî’dir . Dedesi İsmail es-Sâlih el-Ahdar, yukarıda belirtildiği gibi Ahmed er-Rifâî’nin öz kardeşidir . Böylece İzzeddin Ebû Hamra Hz. Peygamber’in Ehl-i Beyt’ine dayanan bir soya sahiptir. Silsilesi, dedeleri vasıtasıyla 7. İmam Musa el-Kâzım’a, oradan İmam Ca’fer es-Sâdık, İmam Muhammed el-Bakır, Zeynü’l-Âbidîn Hz. Ali (İmam Hüseyin’in oğlu) silsilesiyle Hz. Hüseyin ve Hz. Ali’ye ulaşır . Başka bir ifadeyle, baba tarafından Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin’in neslindendir (Hüseyinî seyyid) . Bu şecerede, Ahmed er-Rifâî’nin dedeleri vasıtasıyla Hz. Hasan el-Müctebâ kolundan gelen akrabalar da bulunmaktadır; ancak İzzeddin Ebû Hamra’nın ailesi Hüseynî koldandır .
Şeyh İzzeddin Ebû Hamra dört hanımla evlilik yapmış ve bu evliliklerden yaklaşık 10 çocuğu (8 erkek, 2 kız) dünyaya gelmiştir . Erkek evlatlarının sayısı kaynaklarda 7 veya 8 olarak geçmekle birlikte, en meşhur rivayete göre sekiz oğul bıraktı. Kız evlatlarının sayısı ise ikidir. Erkek çocukları (soy kütüğünde devam eden kolları) şunlardır :
- Musa
- Abdürrahim
- Abdülvehhâb
- Muhammed
- Süleyman (Salman)
- Yusuf
- Osman
- Mansur
Kız çocukları ise şunlardır :
- Hamra (adı, babasının lakabı olan “Ebû Hamra”ya ilham kaynağı olmuştur)
- Kelîle
İzzeddin Ebû Hamra’nın “Ebû Hamra” künyesi, rivayete göre kızı Hamra’ya izâfeten veya kırmızı sarık/sancak taşıdığı için kendisine verilmiş bir lakaptır. Aile içinde “Sultân İzzeddin” unvanıyla da anılmış, neslinden gelenler kendisine büyük ced anlamında “Seyyidna Sultan Ezîz” demişlerdir.
Şeyh İzzeddin’in oğullarının her biri, kendine özgü alt soylar ve aşiret kolları meydana getirmiştir. Bu çocuklardan torunlarına intikal eden unvanlar, zamanla ayrı aşiret fırkaları şeklinde anılmıştır. Örneğin Mansur kolu neseben “Hammâr/Hamran” adıyla bilinirken, Abdürrahim’in soyundan gelen dala “Toblus” (Toplus) denilmiştir . Benzer şekilde Muhammed kolundan Nasif ve Huzâm, Osman kolundan Bu Hiyâr, Yusuf kolundan Tahhân ve Abdülvehhab kolundan Madâhiş gibi pek çok aile/oymak isimleri türemiştir . Bu alt kolların bazıları bulundukları yörenin özelliklerine göre farklı lâkaplar almış, fakat hepsi sonuçta İzzeddin Ebû Hamra’nın soy ağacında birleşmektedir.
Özellikle Benî Na‘îm (Naîmî) Aşireti, Şeyh İzzeddin Ebû Hamra’nın neslinden gelen en geniş topluluk olarak bilinir. Arap coğrafyasının önemli kabilelerinden sayılan Benî Na‘îm’in ortak ceddi İzzeddin Ebû Hamra (Na‘îm el-Kebîr) kabul edilir . Şeyh İzzeddin’in kardeşi Na‘îm ile birlikte hareket etmesi ve torunlarının da bu adı yaşatması sebebiyle, aşirete onun ismi verilmiştir. Bu aşiret, 13. yüzyıldan itibaren Suriye, Irak, Ürdün ve Güneydoğu Anadolu sahasında genişlemiş; Suriye’de Dımaşk (Şam), Humus, Dera, Kuneytra havalisine, Irak’ta Musul ve çevresine, Anadolu’da ise Urfa ve Mardin dolaylarına yayılmıştır . Nitekim Şeyh İzzeddin, kaynaklarda “Suriye’deki Naîmî aşiretinin, Ürdün Şubak bölgesindeki Rifâî/Şebbâkî ailelerin ve diğer bazı kabilelerin atası” olarak anılmaktadır . Onun soyundan gelenler arasında zamanla emîrler, âlimler ve şeyhler yetişmiş; örneğin torunlarından bazılarının Osmanlı döneminde aşiret reisi veya bölge yöneticisi olduğu bilinmektedir . Bu bakımdan, Osmanlı coğrafyasında da Şeyh İzzeddin’in evlâtları büyük nüfuz sahibi olmuştur.
Özetle, Şeyh İzzeddin Ebû Hamra Hazretleri, Selçuklular sonrası Moğol-Memlûk döneminde yaşamış, hem tasavvuf önderi hem de aşiret büyüğü olarak iz bırakmış müstesna bir şahsiyettir. Yaşadığı çağda Moğol istilasına karşı duruşuyla ve Ayn Câlût zaferindeki rolüyle anılırken, vefatından sonra da tarikat silsilesi ve soyu aracılığıyla etkisini sürdürmüştür. Neslinden gelen Naîmî seyyid aileleri ve Rifâî şeyhleri, asırlar boyu Ortadoğu’da ilmî ve dini hayatın içinde aktif olmuş, günümüze kadar gelen geniş bir şecereyi oluşturmuştur . Bu silsilenin bıraktığı miras, İslam dünyasının Osmanlı ve sonraki dönemlerindeki manevî ekol ve aşiret kültürü üzerinde kalıcı bir etki yaratmıştır.